Von Innen Nach Außen

Harika yılın en güzel aylarından Kasım ayına başladık bile. Koca bir yılı bitiriyoruz. 2020 yılında dünyamız büyük bir dönüşümde. Yeni bir dünya ve yeni bir insan dönemine giriyoruz.
Ekonomistler, politikacılar, sosyal bilimciler yeni dünyanın, beraberinde birçok yeni mücadele yolları gerektirdigini bahsediyorlar. Ancak belirtmek isterim ki, eğer bu değişime açık olursak bu yeni dünya düzenine daha kolay uyum sağlayabiliriz.

Bu konuda, bircok platformlarda firmalara donanımlı kadrolarıyla eğitim veren danışmanlık firmaları var. Bunlardan biri de Eisberg’in kurucularından Kemal Üres. Sevgili arkadaşlar bugün size Kemal Üres’le yaptığım söyleşiyi yazıyorum.

S.T.: Von Innen Nach Aussen (İçten Dışa) isimli kitabınız çok ses getireceğe benziyor. Bir çok alanda okuyucunun psikolojisini yükselten, ancak okuyuculara çözüm teknikleri vermeyen, alışılmışın tam tersine bir kitap olacağa benziyor bu kitap. Gerçek hayat hikayenizden yola çıkarak, kendi kaleminizden, sanki yaşadıklarınızı kendinize yeniden anlatır gibi samimi. Bunun yanısıra, yaptığınız hataların sorumluluğunu almayı ve başarının yollarını anlatıyor. Kitabınızın gençlerin başucu kitabı olacağını düşünüyorum. Güveninize ve benimle kitabın ön okumasını paylaştığınız için size tesekkür ederim.

K.Ü.: Ben size tesekkür ederim. Sizin tarafsız görüşleriniz benim için cok değerli.

S.T.: Bir çocuk anne ve babasından aldığı, ya da kendi benliğinde dünyaya getirdiği potansiyeli ile ilerlermiş hayatta. Sizin çocukluğunuz nasıldı?

K.Ü.: (Gülümsüyor) Almanya’da bir kasabada, işçi sınıfından, iki çocuklu çekirdek bir ailenin küçük çocuğu olarak dünyaya geldim. Ailem çocuklarını çok severdi ancak, ekonomik gücümüz müsait olmadığı için bana ait bir odam bile yoktu, mutfakta bir koltukta ablamla uyurduk. O küçük mutfak, evde bana ait tek alandı. Çocuklarının bu gibi temel gereksinimlerini ailem fark etmemişti ama, zaten fark etseler dahi, maddi durumumuz nedeniyle bu gereksinimleri karşılamak mümkün değildi. Babam vasıfsız bir yabancı işçi olarak çalıştığından, iş çevresinde hiç bir zaman takdir edilmedi. Ben de önce kendi hayatımı, sonra da yabancı hayatları izleyerek büyüdüm. İçinde bulunduğumuz bu durum beni çocukken bile rahatsiz ederdi ve bundan çok utanırdım.

S.T.: Aileniz elde olmayan nedenlerden dolayı sizi ve gereksinimlerinizi yeterince görememiş ve onları karşılayamamış. Bu size neler hissettirdi? Bunun yanı sıra, uyum (integration) sorunu aileye önemli bir yük olmuş gibi görünüyor.

K.Ü.: Aslında bu o dönemlerde işçi ailelerinde normaldi. Bir Türk mahallesinde oturuyorduk ve ailelerin önceliği ev alacak parayı biriktirip, memlekete dönmekti. Eğer gerekli zamanda para biriktirip dönebilseydik, sanırım ailemin öncelikleri, başta çocukları olumak kaydıyla, daha değişik olurdu. Sonrasında, ilk okula başladığımda çok sıkıntı çektim. Okulda diğer çocuklarla aynı dili konuşuyorduk ama ben onlardan biri değildim ve bunu hep hissetim. Elbiselerim, yabancı olmam, dış görünüşüm, kilolarım nedeniyle mobbing yaşadım. Özgüvenim sarsıldı. Göze batmamak için derslerde sessiz ve pasif bir öğrenciydim. Sadece tek bir Alman arkadaşım vardı. Benimle oynamak için ısrarla evime gelmek isterdi. Uzun bir zaman, onu bahanelerle atlatmayı başarmıştım ancak bi gün çıktı geldi. Arkadaşıma annemlerin yatak odasını, kendi odam diye göstermiştim.İnanmamıştı fakat sonrasında beni rahat bırakmıştı.

S.T.: Bunlar yakıcı ve yaralayıcı duygular küçük bir çocuk için. İki ayrı dünya gibi. İçerideki dünyadan, dışarıdaki dünyaya geçiş desteklenmeyince, çocuk elindeki ‘çocuk haritasıyla’ dünyadaki yolunu bulmaya çalışırmış.

K.Ü.: Evet, yaşadım bunu. Alman arkadaşımla yaşadığım durumdan çok utanmıştım. Benim bu halime çok üzülen babam bana bir çalışma masası almıştı ve sadece o küçük masanın bana ait olacağını söylemişti. O gün çok sevinmiştim .

S.T.: İsterseniz biraz da daha sonraki yıllara bir bakalım. Örneğin, Hamburg’da serüvenli hayat yolculuğunuz nasıl başladı?

K.Ü.: Bu soru çok güzel! AilemTürkiye’ye dönecekti ve ben artık hayatımın dümenine kendim geçmek istedim. Münih’i de seçebilirdim ama uzak olsun diye Hamburg’u seçtim. Adeta kendimden kaçıyordum.

S.T.: Neydi korkunuz?

K.Ü.: En büyük korkum annemi özlemekti. Onu özleyecek ve yanına gidecektim. Bu olmamalıydı! Tek başıma başaracaktım. 21 yaşındaydım meslek okulumu bitirdiğimde. Cebimde sadece 400 DM. ve küçük bir tahta valizle geldiğim Hamburg’da tek bir tanıdığım insan yoktu. Dördüncü sınıf bir otelin, o hücreye benzeyen soğuk ve karanlık odasındaki ilk gece, hayatımda kendimi en yalnız hissetiğim, uzun bir geceydi. Sabaha kadar sessizce ağlamıştım yastığıma. İşin açıkcası, korkuyordum. Sanki gece içimi kazıyordu. Sonra bir lokalde part time (kısa süreli) işe başladım. Yolumun devamında da, dünya otelleri Hyatt’ın yöneticiliğine kadar ilerledim ve yükseldim. İki yıl içinde, adeta süngerin suyu emişi gibi, işin kurallarını öğrenmiştim ve zirveye gelmiştim.

S.T.: İstenen başarı gelmiş. Tadını çıkarabildiniz mi, kafanız biraz rahatladı mı?

K.Ü.: Hayır çıkaramadım! Çünkü hata yapmaktan korkuyordum, sorumluluk almaktan çekiniyordum ve bu yüzden de daha çok hata yapıyordum. Kendimi, sürekli olarak dışarıdan kontrol ediliyormuş gibi görüyordum ve baskı altında hissediyordum. Bu konrtrol ve baskı hissinden kurtulmak için de, kendi işlerimi kurmayı bir çözüm olarak gördüm ve uyguladım.

S.T.: Korkularınız kendi potansiyelinizi gerçekleştirmenize vesile olmuş. Bence son yıllarda korkulardan kurtulma yönünde bir trend (akım) var. Ben bunun yanlış olduğunu düşünüyorum. Bu konuda sizin görüşleriniz nedir?

K.Ü.: Kesinlikle haklısınız. İçimdeki olumsuz duygular, iş hayatımda ilerlememe vesile oldu. Ancak yükselişimin bedelini ağır ödedim. Ìnsanları mutlu etmek isterken, kendi sınırlarımı aştığımı görmezden geldim. Çocuk yaşta ve sonrasında aldığım yaralar kompleks bir hale geldi ve ego mekanizması devreye girdi. Tabii ego da işini yapacak ya, dışarıdaki tehlikelerden seni koruyacak ya… farkında olmadan, adım adım bir savunma durumuna geçiyorsun, kapandıkça kapanıyorsun, katılaşıyorsun. İşte sonrasında da, insanın kendini yeniden açması kolay olmuyor. Görünüşe göre herşeyim vardı, başarılıydım, maddi sorunlarım çözülmüştü ama birşeylerin doğru gitmediğini hissediyordum. Buna rağmen devam ettim ve sonrasında birgün tükenmişlik sendromu kapımı çaldı. Ağır ve zor bir dönem yaşadım. Hastaneler, tedaviler. Tüm bu yaşadıklarımın ardından şunun altını çizmek isterim; insan -bu kolay birşey olmasa dahi- her zaman kim olduğunu bilecek, bu dünyada bir duruşu olması gerektiğini idrak edecek. Yoksa bunu sana kimse dışarıdan vermez, veremez. İnsan zamanla ve yaşadıklarının kendindeki duygusal etkileriyle kafasında oluşan düşünce sistemini ve bu sistemin zincirlerini kırmalı ve gerçekte, yani özünde kim olduğunu kabul etmeli. Kitabımın içeriği de, insanın kendi duygularına ne yüklediğinin önemini ve kim olduğumuzu bilmenin önemini anlatıyor. Ben yeni nesilin potansiyeline çok güveniyorum. Umarım kitabım, içeriden dışarıya uzanan başarı yolunda küçük bir yol gösterici olabilir.

S.T.: İnsan kendisiyle barışık olmalı. Ve ailenin desteği…

K.Ü.: Benim bütün başarılarımın arkasında koca bir ekip var, kadro var. Ailem, canım babam, kızım, dostlarım, burada ismini sayamayacağım bir sürü insan.

S.T.: Porsche, Alianz, Hyatt ve bunun gibi bir çok dev kuruluşa danışmanlık veriyorsunuz. Ayrıca birçok başka şirketleriniz ve girişimleriniz var. Bunlara nasıl yetişebiliyorsunuz?

K.Ü.: Bu da çok doğru bir soru (gülümsüyor). Bilmiyorum, Allah vermiş o gücü ve elimden geldiğinde en iyi performansı veriyorum. Ancak kendi ihtiyaçlarımı göz ardı etmiyorum artık. Günlük ritüeller, dua, sağlıklı beslenme, erken uyuma, gece hayatında olmamak gibi.

S.T.: Kemal Bey, çok teşekkür ederim samimi ve gerçek hikayeniz için. İnsanın kendine şevkatli olmasının çok önemli oldugunu birkez daha anlıyoruz.

Herşey sevgiyle
Sude Tunç