Yapabileceklerim için söz veririm

Adı: Mustafa Yeneroğlu.

Eski IGMG Genel Sekreteri.

İki dirhem bir çekirdek. Zımba gibi… İnsana güven veriyor.

İstanbul 3. Bölge Ak Parti Milletvekili adayı.

1975 Bayburt doğumlu. Köln Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve 9 Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki eğitiminden sonra Hagen Üniversitesi’nde Hukuk yüksek lisansı. Uzun yıllar İslam Toplumu Millî Görüş’ün (IGMG) Genel Başkan Yardımcılığı ve ve Hukuk Müşavirliği görevinde bulunmuş.

Sivil toplum çalışmalarında çok aktif. Çeşitli ilmî dergi ve gazetelerde araştırma yazıları yayımlanmış, birçok ilmî konferansa katılarak İnsan Hakları Hukuku, Almanya Anayasa Hukuku, Avrupa Ülkelerinde Din Devlet İlişkileri, Dini azınlıkların konumu, Ayrımcılık, Yabancılar Hukuku, Vatandaşlık Hukuku, Göç ve Diaspora Politikaları konularında sunumlarda bulunmuş.

Kendimi bildim bileli haberle uğraşıyorum.

Meslek hayatımda ilk defa bir röportaj yaparken bu kadar zorlandım dersem abartmış olmam.

Özgüven zirvede.

Aşırı derecede açık sözlü…

Dürüst.. (Siyaset bu kadar dürüstlüğü kaldırır mı kesinlikle kararsızım)

Peki seçilirse iş yapar mı?  (İliklerime kadar evet diyorum)

Çünkü idealleri var.. Çünkü derdi var.. Çünkü dertlenmiş. Çünkü sevdalı..

Röportaja başlamadan önce yokluyoruz birbirimizi karşılıklı..

Nerden gireyim soruya nasıl gireyim diye düşünüyorum.

Konu konuyu açıyor.

Dil eğitiminin din eğitimi kadar önemli olduğundan, Avrupalı Türklere seçim vaadinde bulunmadığına kadar.

Buradaki toplumun, onun kalıp buradaki topluma hizmet etme beklentisine kadar. Buraya yazamayacağım çok şey konuştuk. Fakat yazdıklarımın da onlardan eksik kalan tarafı yok.

Ve başlıyoruz.

 

 

Avrupa’da yapacak çok işimiz var..

Avrupa’da ihmal edilen birçok nokta oldu. Sayın Cumhurbaşkanımız, başbakanlık döneminden bu yana yurt dışı Türklere büyük önem verdi. Önceki dönemlere nazaran yurt dışındaki Türklerin sorunlarını çözme konusunda net bir irade ortaya konuldu, adımlar atıldı. Sayın Başbakanımızın Dışişleri Bakanlığı döneminde konsolosluk sayıları artırıldı ve vatandaşlarımıza sunulan hizmetlerde iyileşmeler oldu. Ancak biz bu çalışmaları büyük devletlerin diaspora politikalarıyla karşılaştırmalıyız ve iddialarımızı da buna göre belirlemeliyiz.

 

Herkesi kuşatan bir dil kullanmamız lazım.

3 milyondan fazla vatandaşımızın yaşadığı Almanya ile, 270 bin Türk’ün yaşadığı Avusturya ile, 150 bin vatandaşımızın yaşadığı Danimarka ile, bunun dışında Kanada, Avustralya gibi vatandaşlarımızı yaşadığı tüm ülkelerle sosyal, eğitim ve kültür gibi tüm alanları kapsayan anlaşmalar yapmamız, var olanları ise revize etmemiz gerek. Romanya’da 30 binin altında Alman kökenli insan yaşıyor. Ancak Almanya, Romanya’daki Alman kökenli yurttaşlarının dil ve kültürel birikiminin muhafazası için son 10 yılda en az 88 milyon avro harcamış, Rusya Federasyonu topraklarında 450 buluşma ve kültür merkezini finanse etmiş. Kendi diasporasını yılda 100 milyondan avrodan fazla bir bütçe ile destekliyor. Türkiye’nin yurt dışındaki kendi yurttaşlarına yönelik destek bütçesi ise Yurt Dışı Türkler Başkanlığının kurulmasıyla birlikte 2010 yılında başladı, ancak bu rakamların çok gerisinde. Bizim sadece Almanya’da 3 milyon insanımız yaşıyor. Bu insanların tamamını ayrım yapmadan, oldukları gibi kabul ederek kucaklamamız lazım. Bu onların en temel hakkı. Dillerini muhafaza etmeleri, tüm farklılıklarıyla birlikte kültürel kimliklerini yaşatmaları, ayrımcılığa uğramamaları, sosyal ve ekonomik refahlarını sağlamaları için daha fazla çaba sarf etmemiz gerekiyor.

 

 

 

Biz şanslıyız çünkü..

Eskiden diasporaya seslenen hükûmetler diasporanın Türkiye’ye sağlayacağı ekonomik katkıdan bahsederlerdi. Bu tersine döndü. Türkiye güçleniyor, bu durumda nerede vatandaşı varsa hepsine hizmet götürmeye yönelik çalışmalarını tabii ki artırması gerek. Diasporaları olan güçlü ülkeler örnek alınmalı ve Türkiye’nin diaspora politikaları, yurt dışı kültür, eğitim ve din politikaları yeni ihtiyaçlara göre sürekli  revize edilmeli. Ayrıca Türkiye’nin farklı ülkelerdeki imajından şikâyet ediyorsak verileri karşılaştırmamız gerekir. Örneğin Almanya veya İngiltere Türkiye’ye ne kadar kaynak ayırıyor, hangi iletişim araçlarını nasıl değerlendiriyor? Buna karşın Türkiye oralara ne kadar kaynak ayırıyor, hangi kurumları var? Bu veriler fotoğrafı ortaya koyuyor zaten. Bizim hiç kimsenin elinde olmayan bir şansımız, dinamik, genç ve iddialı bir nüfusumuz var. Türkiye’nin büyüyen ekonomisi, artan siyasi etkisi için önemli bir değer olan diasporamızla ilgili çalışmaları daha da geliştirmeyi hedefliyoruz.

 

 

 

Türkiye ile bağlar güçlendirilmeli

Yeni nesillerin anavatana karşı ilgisi ve bağı ilk nesiller gibi değil. Bu bir gerçek.  Ayrıca bunun farklı yansımaları da var. İnsanlar iki ülkeyi veya yaşadıkları şehirleri birbirine tercih etmek yerine iki yere de aidiyet besliyorlar, iki yeri de memleket görüyorlar. Mesafelerin küçüldüğü, herkesin mobil olduğu bir dünyada etnik olarak homojen ulus toplumlar geçmişte kaldı. Modern devletlerin kuruluş felsefesindeki ulus bilinci günümüzdeki fotoğrafta zorlanıyor, farklılıklar potansiyel tehdit olarak değerlendirilebiliyor. Bu süreç aslında önemli bir evrim, gerçek anlamda çoğulcu toplumlara geçişin sancısı Avrupa’da yaşanan. Çift aidiyet bilinçleri garipsenmemeli. Bu durumda Türkiye, kendi yurttaşlarının anavatan bilincini, kültürel aidiyetini ve akraba ilişkilerini besleyen, bunu yaparken yaşadıkları ülke ile dostluklarını geliştiren, onların içinde yaşadıkları topluma faydalı bireyler olmalarını sağlayan çalışmaları teşvik etmelidir, Avrupa ülkeleri de ayrımcılıklarla etkin mücadele edip göçmenlerin katılımlarının önündeki engelleri kaldırması gerekir. Herkes kazanacaktır. Diasporanın belkemiğini oluşturan sivil toplum kuruluşlarının güçlendirilmesi ve vatandaşlarımızın bu kurumların faaliyetlerinde etkin olarak yer alması da teşvik edilmelidir. Köken ülke kadar yaşadığımız ülkelere olan bağlarımız ortak zenginlik olarak görülmelidir. İnsanımızın tehdit olarak algılanmaması ve asimilasyona tabi görülmemesi için bilateral sorumluluklar kutuplaştırıcı yaklaşımlardan ve karşılıklı suçlamalardan uzak, nesnel bir iletişimle ele alınmalıdır.”

 

Türkçe eğitim çok önemli..

Türkçe”nin anadili olarak öğretilmesi ciddi bir ihtiyaç. Dil, kimliğin en önemli unsuru. Özellikle yeni nesiller için Türkçe dil kursu veren sivil toplum kuruluşlarının bu programları yaygın bir biçimde desteklenmeli, türkçe medya önemsenmeli ve çift dilli eğitim veren okullar teşvik edilmelidir. Bunun kuşatıcı ve kalıcı bir biçimde yapılabilmesi için bir Yurt Dışı Eğitim Kurumları Merkezi kurularak belli standartlar eşliğinde yurt dışındaki Türkçe eğitimi sistemli bir hâl almalıdır. Gençler karma bir müfredata tabi liselerde okuyarak neden iki ülkeden çift diploma alamasınlar? Bunun örnekleri var.

 

Türkçe eğitim veren okullar şart..

Büyük devletlerin dünyanın her yerinde okulları var. Bu okullar bulundukları ülkelerde en kaliteli okullar arasında, ilgili ülkelere zenginlik katıyorlar. İstanbul’da Türk Alman Üniversitesi kuruldu. Aynı şekilde Almanya’da da benzer misyona sahip bir üniversite kurulmalı. Bu işbirliğini artırır. Ayrıca YÖK Yasası değiştirilmeli, devlet üniversitelerinin yurt dışında yerleşke/kampüs açma imkânının önü açılmalı.

Öte yandan Türk üniversitelerinde okumak isteyen Avrupalı Türklerden alınan öğrenim harçları artık devlet tarafından karşılanıyor, ancak eksiklikler var. Daha çok sayıda gencimizin Türk üniversitelerinde eğitim alması için kontenjanların artırılması ve üniversitelerin buna uymasının sağlanması gerekiyor.

 

 

Diaspora partiler üstü bir konu

Bütün partilerin diaspora politikaları uzmanlarının olması gerekir. Diaspora Politikaları partiler üstü ortak bir mesele olarak algılanması gereken bir konudur. Meclisteki partiler Yurtdışı Türkler Başkanlığının kuruluşunda hükûmetin tasarısına hemen hemen tam destek vermişlerdi. Bu konuda ümitliyim. Takriben 6 milyonluk diasporası, 15 milyonluk nüfusun dış göç tecrübesi olan Türkiye’de üniversiteler bünyesinde Avrupa standartlarında diaspora ve göç araştırmaları merkezleri, örneğin Almanya, Fransa vs.. Araştırma Merkezleri, İlahiyat Fakülteleri bünyesinde de Müslümanların azınlık konumlarını dikkate alan araştırma enstitüleri kurulması gerek.

 

Avrupalı Türkler..

Avrupa ülkelerinde yaşayan gençleri büyük sorumluluklar bekliyor. Mutlaka kendilerini yetiştirmeleri, sivil toplum örgütlerine aktif bir şekilde katılım sağlamaları gerekiyor. Mevcut gelişmeleri yakından takip edip, dert sahibi olup kendilerine “Ne yapabilirim, nasıl yapabilirim?” sorularını her gün bıkmadan usanmadan sorsunlar ve sorunlara yerli cevaplar üretsinler. Bu başta gençlerin, ardından ise Avrupa’da yaşayan bütün Türkiye kökenlilerin sorumluluğu. Toplumumuz kendi meselelerine daha fazla ilgi duymalı, sivil bilinci, demokratik tepki kültürünü geliştirmeli, öznelliğinin farkında olmalı ve dikkat çektirmeli.  

 

Avrupalı Türklere vaadiniz var mı?

Benden pasaport harcı, mavi kart, askerlik bedeli, cep telefonu kullanma sürelerinin uzatılması gibi konularda açıklamalar yapmamı beklemeyin. Bunların üzerinde tabii ki durulması gerekir. Kişisel kanaatime göre pasaport harcı ve askerlik bedeli herkesin gelir durumuna göre düzenlenmelidir. Vatandaşın lehine yapılması gereken, onun yaşamını kolaylaştıran her şey devletin görevi, bu çok açık. Günümüzde bütün devletler genç ve nitelikli insan sermayesi için yarışıyor. Bunları hâlletmek, vatandaşın sorunlarını sistematik bir şekilde listeleyerek kalıcı çözümler bulmak siyasi sorumluların ve bürokratların işi. Sivil toplumun görevi takipçisi olmak. Şahsıma gelince yapabileceğim şeyler için söz veririm ve yapabileceklerimi gerçekleştirmek için de “Bismillah” diyerek yola çıktım. Bizim yurt dışına, yurt dışındaki yurttaşlarımıza yönelik politikalarda çağ atlamamız lazım. Bu politikalar, vatandaşlarımızın günlük yaşamlarına akseden büyük ve kalıcı sorunların ortadan kaldırılmasına yönelik, kısa, orta ve uzun vadeli kalıcı politikalar. Mevcut sorunlarımız seçim vaadi olarak verilebilecek meselelerden çok daha büyük. 

 

İslam yasası.

Avusturya ile Kültürel İşbirliği Anlaşmasının çok önceden yapılması gerekirdi. 1964 yılında işgücü anlaşması imzalandığında. Kitlesel göç sonrası bilinçli politikaların ortaya konulmaması sebebiyle birçok fırsat kaçırıldı…. Türkiye’nin dinî tedrisat geleneğinin ve bu gelenekten yetişen insanların amme menfaatine aykırı olmalarının mümkün olmadığı gibi çok ciddi manada fayda getirdikleri ve ihtiyaç oldukları yeterince anlatılamadı. Genel olarak Kültürel İşbirliği Anlaşmaları günümüzün şartlarına göre revize edilmeli. Ayrıca Yurt Dışı Din Politikasının temel parametlerinin belirlenmesi, din özgürlüğü bağlamında daha kuşatıcı hâle getirilmesi  ve Yurt Dışı Dinî Hizmetlerin vizyon, mevzuat ve mekanizmalarının tekrar masaya yatırılmasını şahsen gerekli görüyorum. Bu tarz köklü değişiklikler, Müslüman cemaatin temel haklarının yasal düzenlemelerle kısıtlanmasının önünü yapısal olarak kapatacak ve Avrupa’daki Müslümanlar bağlamındaki olumsuz söylemin değişmesi yönünde de faydalı adımlar olarak etki edecektir. Esas itibariyle mesnetsiz olan dış yönlendirme argümanlarının masaya yatırılması gerekir.  Çözümler zannedildiği kadar zor değil.   

 

Örnek aldığınız siyasetçi merhum Erbakan mı, sayın Erdoğan mı?

Rahmetli Erbakan hocamın üzerimde çok büyük emeği var. Rabbim mekanını cennet eylesin. Avrupa’daki Müslümanların üzerinde de çok büyük emeği var. Hiçkimsenin gündeminde olmayan bir zamanda 80’li yıllarda ‘Avrupa Müslümanları meseleleri konferansları’ organize ettirirdi. Çok itiraz edip sorgulardım, her zaman sabırla dinlerdi. Hiçbir zaman terslediğine şahit olmadım. Sayın Cumhurbaşkanımıza başbakanlığı döneminde devamlı raporlar sunardım, tepkisini daha doğrudan belirtirdi. Avrupalı Türkler konusunda içtenliğine ve heyecanına hep şahit olmuşumdur. Farklı kişiliklere sahipler, ortak özelliklerinden belki de en önemlisi istişareye çok önem vermeleri, ancak her ikisi de karar verdikten sonra yürürken arkasına bakmayan liderler.  

 

 

Türkiye siyasetine katkı..

Doğrusu bunu zaman gösterecek. Ben en büyük etkinin yerli bakış açıları üretmekle sağlanabileceğini düşünüyorum. Avrupa’da yaşamış, kendisini içinde yaşadığı ülkelerin asli unsuru olarak gören, hem Türkiye’yi hem de içinde yaşadığı ülkeyi sahiplenmiş insanların buranın meselelerine bakışı elbette daha farklı, daha içten ve daha pragmatik olacaktır. Başarılı diaspora politikalarının birbirlerini alt edilmesi gereken rakipler olarak görmeyen ülkelerin karşılıklı ilişkisiyle mümkün olduğunu görüyoruz. İki ülke arasında köprü kurabilecek olan insanlar da her iki ülkeye de gönül bağı ile bağlanan insanlar olabilir. Bu durumda en büyük avantajın, her iki konjünktüre de hâkim olmakta, dahası insanın kendisini her iki konjünktürün de etkin parçası olarak görmesinde saklı olduğunu düşünüyorum. Almanya’da çok yoğun ayrımcılıklara maruz kalsak bile orası da benim memleketim. Bayburt’lu olduğum kadar Köln’lüyüm. Tabi İstanbul’un gönlümüzdeki yeri çok özel. Üstad’ın dediği gibi Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar.

 

Hangi ülkede siyaset daha zor..

Uzun yıllardır verdiğimiz mücadele sivil toplum çalışması olarak tanımlanabilecek bir alana yayılıyor. Bu çalışma elbette siyasilerle yakın ilişki kurmayı, temsil ettiğiniz toplumun isteklerinin karşılık bulması için durmaksızın bu ilgileri siyasi aktörlere aktarmayı gerekli kılıyor. Bunun dışında siyasal ve toplumsal katılımı merkeze alan, taleplerin siyasete aktarılmasını elzem bulan bir geleneğin içerisinde yetişmiş birisi olarak Türkiye siyaseti de bana yabancı değil. İki ülke arasındaki siyasi coğrafya arasındaki farkları Allah izin verirse, partimizin takdiri ve vatandaşımızın teveccühüyle önümüzdeki zamanda daha yakından tecrübe edeceğim.

 

 

Belirgin politik farklılıklar

İki farklı kültüre, tarihî tecrübeye sahip olan iki ülke söz konusu, bu durumda siyasi kültür de elbette farklılıklar gösteriyor. Alman siyasi kültüründe sivil toplum ve dinî cemaatler oldukça önemli bir konuma sahipler. Bu durum Almanya’nın yurt dışı eğitim ve kültür politikasında da kendisini gösteriyor. Alman azınlıkların yaşadığı coğrafyalarda dinî cemaatlerin ve sivil toplum kuruluşlarının çok yüksek ölçüde desteklendiğine şahit oluyoruz. Buna karşın Türkiye’dede sınırları çizilmiş, çerçevesi belli, diasporanın hassasiyetlerini dikkate alan, devletin farklı birimleriyle senkronize bir dil kullanan diaspora politikası geliştirme çabası var, bu çabalar artırılmalı.

 

Siyasi katılım çok önemli

Siyasi katılım, hem bir yurttaşlık hakkı, hem de ciddi bir sorumluluk. Bu sorumluluğun yurt dışında yaşayan Türkiye kökenliler söz konusu olduğunda daha farklı bir anlamı var: Biraz önce de belirttiğim gibi Türkiye’deki siyasi partilerin diaspora uzmanları ya da yurt dışında yaşayan Türkiye kökenlilerin sorunlarını çözmek için akıl üretecek birimleri eksik veya yok. Sadece AK Parti bu noktada adım atmış durumda. Bunu değiştirmek ise yurt dışından oy kullanacak olan Türkiye kökenlilerin elinde. 7 Haziran seçimlerinde yurt dışından katılım 1 milyonun üzerine çıktığı takdirde bu sayı, toplam katılımın yüzde 2,5’i gibi bir oran yapıyor. Bu Türkiye’deki istisnasız bütün partilere, “Biz ciddi bir potansiyeliz ve sadece fayda bağlamında gözlemlenemeyecek kadar aktif bir mevcudiyetimiz var.” mesajı vermek anlamına geliyor. Siyasi katılımın artırılmasıyla yurt dışı seçmeni tüm partiler dikkate alacak ve oluşacak rekabetle partiler yurt dışındaki insanımızın meselelerine yönelik ileri düzeyde bilinç geliştirip politikalar oluşturmak durumunda kalacaklar. Ak Parti’nin bu sürece öncülük yapmış olduğunu vatandaşlarımız takdir etmektedir.

 

Vatandaş sandığa gidecek mi?

İnşallah. Bizler üzerimize düşeni yeterince yerine getirebilirsek ve vatandaşlarımıza Avrupa’lı Türkler olarak sorumluluklarımızı anlatabilirsek onlar da Allah’ın izniyle sandığa giderek varlıklarını göstereceklerdir. 2011 seçimlerinde 130 bin oy kullanıldı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bütün olumsuzluklara rağmen 530 bin oy kullanıldı. Biraz önce bahsettiğim gibi önümüzdeki genel seçimlerde kullanılan oy sayısı en azından 1 milyonun üzerine çıkarılabilirse, Avrupalı Türkler de Türkiye’de, yönetimde kendi ağırlıklarını hissettirebileceklerdir. Yüksek katılım aynı zamanda 2019 seçimlerinde Yurt dışı’nın seçim bölgesi olarak belirlenip yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın kendi vekillerini seçmelerine yol açacaktır.

Evet ağzına sağlık Yeneroğlu.. Röportajımızın başında da dile getirmiştik.. Bu kadar dürüstlük fazla mı diye.. Lakin ilkelerinden taviz vermeyen, doğru bildiğini haykıran bir kişilik Mustafa Yeneroğlu.. Ve açıksözlülükle noktalıyoruz röportajımızı… İlkesi… “Bir metre iş yapmayı, bir kilometre söz vermeye tercih ederim.” Hadi hayırlısı olsun inşallah.. Almanya için kayıp.. Türkiye için kazanç diyoruz….

Haber: OSAKA